14 Temmuz 2014 Pazartesi

Geçmişi hatırlamak çünkü. Hissedememek en acısı eskisi gibi Acı çekememek hiç kimse için acı çekmeyi özlemek acıyı özlemek,kirpikleri sonra hitaplardaki nefes sesini avuçtaki çizgileri hissetmek Ve bir daha hiç hissedemeyecek olmak. ah mahmur iç ah içli çocuk seni. ah dertli ses eh be kader.

6 Mayıs 2014 Salı

Kızıldere Katliamı'nın 42. Yılı

‘’yüreğimizin derinliklerine kök salmış bir çınardır kavgamız/ ummana ulaşmak için coşkunca/ yatağına sığmadan akan ırmaktır sevdamız/ deniz’in, yusuf’un, hüseyin’in bileklerine kelepçe düşmüş/ mahir’in o dağ yüreğine tarifi imkansız sızılar/ bağrına saplanan hançerdir boyunlarımıza yağlanan urgan/ ölüme sayılan günler özgürlüğe sayılsın diye/ düştü yola mahir, bastı tetiğe“ "Onlar, en karanlık anlarda bile azmin ve inancın simgeleri oldular... / gri bulutlarla dolu gökyüzünde kızıl ufuklara koşan atlılardı onlar...asla direncini kaybetmeden mutlaka gelecek olan güzel günlere inanıp / bunun için savaşan güneşin çocuklarıydı onlar...onların anısı önünde saygıyla eğiliyorum...burda yazılanlar küçük de olsa onların hikayesidir… Herkes şu küçük anekdotu bilir: yıl 1971, heryerde sıkıyönetim uygulaması vardır, Mahir ve yoldaşları heryerde aranıyorlar, gecenin bulanıklığını bir araba deler. İçinde Yılmaz Güney, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ve bir yoldaşları daha vardır. Ulaş yolda çıkar. Yılmaz Güney 3 devrimciyi evine getirir. Bütün şehirde evler aranıyordur. Yılmaz Güney’in evine de uğrar askerler. Mahir ve yoldaşları çatıda saklanırlar. Askerler „rahatsız ettik, özür dileriz“ diyerek Mahir’leri aradıklarını söylerler. „Evet, çatıdalar“ der Yılmaz Güney. Askerler şaşırır, birbirlerine bakarlar, teşekkür edip giderler. Mahir’ler de konuşulanları duymuşlardır. Daha sonra Yılmaz Güney, hayatının rolünü burda oynadığını söyleyecektir. Biz burda duralım. Ne olmuştu da Mahir’ler heryerde aranıyordu? Kızıldere katliamına giden süreç nedir, bunların peşine düşelim biz bu yazıda. İnsanlar durduğu yerde mi dağlara çıkar, silahları kuşanır? „Haydi gel, bugün canım sıkılıyor, bari biraz silah atalım“, küçükburjuva psikolojisiyle mi hareket eder? Kuşkusuz hayır. Kimse bilerek sevdiği insanları geride bırakarak engebeli, dolambaçlı bir yola girmez, hele hele tüm baskı mekanizmalarıyla karşısına dikilen bir devlete karşı direnmek, bu o kadar kolay değildir işte, güçlü bir irade, geliştirilmiş bir bilinç, sağlam bir karakter ve yılmayan, inatla, umutla yarınları kurma inancını yitirmeyen bir kişilik gerektirir."

6 Mayıs 1972

Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum. Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım… Oğlun Deniz Gezmiş Merkez Cezaevi

30 Nisan 2014 Çarşamba

Yağmurlar yağar

Bir ilkbahar akşamı rastladım sana
Biraz geç kalmıştım seni tanımaya ,
Ama ne diyor Cemal Süreyya 
Herşey geç gelmiyor mu yurdumuza.
Atalarımız boşuna dememiş geç olsunda güç olmasın diye,
Çokta doğru söylemişler seni tanımam geç oldu da sevmem hiç güç olmadı,
O kadar kolaydı ki sevmek sen öyle bakınca , gülünce.
Benim yaptığım birşey yok aslında mecburdum , sen öyle gülünce sevmeden geçemezdim.
Geldi bahar ayları gevşer gönül yayları derler,
Ne saçma.
Ben seni soğuk bir kış günü tanısaydım yine severdim.
Sevgiye ne mevsimler sebep ne de başka şeyler,
Bir senin gülüşün sebep,
Birde benim gönlüm..


Bu güzel bahar günü nerden çıktı bu yağmur diye soruyor insanlar.
Tamam kabul benim sorumlusu,
Ben seni sevdiğim zaman bu şehirde
Yağmurlar yağar...

28 Nisan 2014 Pazartesi

61. yaşın kutlu olsun Kim Gordon! :)

                                                       Sonic Youth grubunun basçısı olan Kim Gordon bugün 61 yaşına bastı. Sevdiğimiz şarkısıyla kutlamak gerek. Mutlu yıllar olsun.

Günün olsun

Dam üstünde baykuş sesidir yalnızlık. Böyle gecelerde armağan kederlerden söz açılır. Belki kayboluşlardan. Sazdan sözden belki. İki şarkı döner plakta; biz iki lafın belini kıramazken, ayrı ayrı iki yudum çay içemezken iki hıçkırık vurur. Ah iç yanması. İç acısı bahsettiğim, iç gibi ah'latamayan. Vakit sabaha karşı iken kuş seslerine saklanır hıçkırıklar. Peki ya acı? Dert dediğin sabahlardan başka nereye emanet edilir? Sabahlardan başka umudu mu var ki kulun? Gün akşamı buldu yine bak kederlenmek için. Vakit geldi. Uyan. Her şarkının vakti var gün içinde. Yas tutmanın akşamı, seni düşünmenin ışığı var. Bir zamanlar şimdilerde iki canan Mohsen Namjoo dinliyordu. Görülür mü o gün ışığı bir bahar daha? Kim bilir. Böyle geçiyor günler bu diyarlarda. Bu diyarlarda bahar böyle karşılanıyor. Bahar özlem oluyor. Pazarı uğurlamak için iyi bir yas biçimi bu. Lal olmak dilbekar olduğuna, pusu olmak. Az biraz daha sussak da dert değil. İki insan ne kadar az konuşursa o kadar derinleşir derler. Sözümüz kasıt, sözümüz tapudur zaten. Sözümüz bıçak. Günün beri gelsin, güzel olsun uykuların/ Canan'lı olsun, canımda dursun.

24 Nisan 2014 Perşembe

kaç yaşındayım ki daha?

İlk aşık olduğumda küçüktüm. Ne kadar? Sevdiğim kızın saçını çekip kaçtığım dönemler.  O kadar işte. Neden yapıyodum bilmiyorum ama saçını çekip kaçınca peşimden koşuyodulan. Belki koşma sebebi farklı ama olsun. Koşuyor mu? Koşuyor.  Peşimden mi? Peşimden. Bitti. Ondan sonra kimse peşimden koşmadı zaten. Neyse şimdi konu bu değil. Nilay sadık abinin küçük kızıydı. Tabi küçük derken, benle yaşıt yani. Bende küçüğüm çünkü. Klasik altın sarısı saçları, deniz mavisi gözleri, bir de abisi vardı. Abisi ali, silik mi silik, ezik mi ezik bir ruh hastasıydı, bir de benim en iyi arkadaşlarımdandı. Hayır dostlar çıkar ilişkisi değil.  Kaç yaşındayım ki o zaman ne çıkar ilişkisi mına koyim, nerden biliyim çıkar ilişkisini. Tabi nilayla aramızda sadece saç çekip kaçmak yoktu. Bana gerizekalı derdi mesela. Gerizekalı olmak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Adeta gerizekalı olarak büyümek istiyodum. Bende ona sensin o derdim. Aşk her yaşta başka oluyor tabi. Sonra yaşımızın da bize verdiği yetkiye dayanarak saklambaç oynardık. Hep ali yumardı. Ali yumar bizde saklanırdık. Saklanıp akşama kadar çıkmazdık. Çıkmayı istemezdik. Bak işte pissin, nerde pis bir düşünce aklın orada, kaç yaşındayım olum o zaman. Pis.
Sadık abi yılların eskitemediği haşin delikanlıydı. Erzurum soğuğu kadar sert görünümlü, ama kalbi beyaz bir sayfa kadar temiz bir insandı. Hiç değilse biz öyle bilirdik. Ne yapmış, ne etmiş hayatını yoluna koymuştu. Harika bir eşi, iyi bir işi ve biri pırlanta gibi iki çocuğu vardı.  Ali benim iyi arkadaşım tamam da onu pırlanta gibi görmüyorum,  arkadaşım gibi görüyorum. Her neyse sadık abi mutlu tabi her şey on numara, keyifler yerinde giderken bunu işten atıyolar. Geç bile kalıyorlar.  Var mı birader öyle bir dünya? Her şey yolunda gidecek, harika ailen olucak, mutlu olucaksın, oldu olucak bir de paran olsun.
Kovulduktan sonra haliyle sadığı alıyor bir hüzün.  Sadık dertli, sadık mutsuz, sadık intikam istiyor. Alamıyor tabi intikam falan. Her akşam bir büyüğü tek başına devirip eve gidiyor. Bir büyük, bir büyük ve bir büyük daha... içindeki orospu çocuğu o zaman ortaya çıkıyor işte. Önce küçük tartışmalar başlıyor karısıyla arasında sonra büyüyor tabi bunlar, çaresiz ve intikam isteyen her adam gibi şiddete baş vuruyor, sadık alıyor eline sopayı yer misin, yemez misin sabahtan akşama kadar dövüyor kadını. Nihayetinde iyice tozutuyor bu çocuklarına el kaldırıyor. Kadın saplıyor bıçağı sadık ibnesinin(artık abi yok!) karnına, alinin gözleri önünde.
  Nilayı sokakta buluyorum, bir başına hıçkıra hıçkıra ağlıyor.  O anda büyük bir sorumluluk hissediyorum. Bir şey yapmam lazımlan, bir şeyler yapmam lazım. Hiçbir şey yapamıyorum başlıyorum bende ağlamaya. Hem ne yapabilirim ki. Kaç yaşındayım daha. Sonunda sadık mezara, anne hapise, alide tımarhaneye gidiyor. Nilayıda akrabaları alıp götürüyolar. İlk kez kaybediyorum işte, ilk kez kaybediyorum sevdiğim birini. Ya nilay? O tüm dünyasını kaybetmışken ben hala kendimimi düşünüyordum?  Bu kadar mı bencildim? Ne bileyimlan ben. Kaç... Sahi kaç yaşındaydım ki daha?