14 Temmuz 2014 Pazartesi
6 Mayıs 2014 Salı
Kızıldere Katliamı'nın 42. Yılı
‘’yüreğimizin derinliklerine kök salmış
bir çınardır kavgamız/
ummana ulaşmak için coşkunca/
yatağına sığmadan akan ırmaktır sevdamız/
deniz’in, yusuf’un, hüseyin’in
bileklerine kelepçe düşmüş/
mahir’in o dağ yüreğine
tarifi imkansız sızılar/
bağrına saplanan hançerdir
boyunlarımıza yağlanan urgan/
ölüme sayılan günler özgürlüğe
sayılsın diye/
düştü yola mahir, bastı tetiğe“
"Onlar, en karanlık anlarda bile azmin ve inancın simgeleri oldular... / gri bulutlarla dolu gökyüzünde kızıl ufuklara koşan atlılardı onlar...asla direncini kaybetmeden mutlaka gelecek olan güzel günlere inanıp / bunun için savaşan güneşin çocuklarıydı onlar...onların anısı önünde saygıyla eğiliyorum...burda yazılanlar küçük de olsa onların hikayesidir…
Herkes şu küçük anekdotu bilir: yıl 1971, heryerde sıkıyönetim uygulaması vardır, Mahir ve yoldaşları heryerde aranıyorlar, gecenin bulanıklığını bir araba deler. İçinde Yılmaz Güney, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ve bir yoldaşları daha vardır. Ulaş yolda çıkar. Yılmaz Güney 3 devrimciyi evine getirir. Bütün şehirde evler aranıyordur. Yılmaz Güney’in evine de uğrar askerler. Mahir ve yoldaşları çatıda saklanırlar. Askerler „rahatsız ettik, özür dileriz“ diyerek Mahir’leri aradıklarını söylerler. „Evet, çatıdalar“ der Yılmaz Güney. Askerler şaşırır, birbirlerine bakarlar, teşekkür edip giderler. Mahir’ler de konuşulanları duymuşlardır. Daha sonra Yılmaz Güney, hayatının rolünü burda oynadığını söyleyecektir.
Biz burda duralım. Ne olmuştu da Mahir’ler heryerde aranıyordu? Kızıldere katliamına giden süreç nedir, bunların peşine düşelim biz bu yazıda.
İnsanlar durduğu yerde mi dağlara çıkar, silahları kuşanır?
„Haydi gel, bugün canım sıkılıyor, bari biraz silah atalım“, küçükburjuva psikolojisiyle mi hareket eder? Kuşkusuz hayır. Kimse bilerek sevdiği insanları geride bırakarak engebeli, dolambaçlı bir yola girmez, hele hele tüm baskı mekanizmalarıyla karşısına dikilen bir devlete karşı direnmek, bu o kadar kolay değildir işte, güçlü bir irade, geliştirilmiş bir bilinç, sağlam bir karakter ve yılmayan, inatla, umutla yarınları kurma inancını yitirmeyen bir kişilik gerektirir."
6 Mayıs 1972
Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.
Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.
Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.
Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.
Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.
Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…
Oğlun Deniz Gezmiş
Merkez Cezaevi
30 Nisan 2014 Çarşamba
Yağmurlar yağar
Bir ilkbahar akşamı rastladım sana
Biraz geç kalmıştım seni tanımaya ,
Ama ne diyor Cemal Süreyya
Herşey geç gelmiyor mu yurdumuza.
Atalarımız boşuna dememiş geç olsunda güç olmasın diye,
Çokta doğru söylemişler seni tanımam geç oldu da sevmem hiç güç olmadı,
O kadar kolaydı ki sevmek sen öyle bakınca , gülünce.
Benim yaptığım birşey yok aslında mecburdum , sen öyle gülünce sevmeden geçemezdim.
Geldi bahar ayları gevşer gönül yayları derler,
Ne saçma.
Ben seni soğuk bir kış günü tanısaydım yine severdim.
Sevgiye ne mevsimler sebep ne de başka şeyler,
Bir senin gülüşün sebep,
Birde benim gönlüm..
Bu güzel bahar günü nerden çıktı bu yağmur diye soruyor insanlar.
Tamam kabul benim sorumlusu,
Ben seni sevdiğim zaman bu şehirde
Yağmurlar yağar...
28 Nisan 2014 Pazartesi
61. yaşın kutlu olsun Kim Gordon! :)
Sonic Youth grubunun basçısı olan Kim Gordon bugün 61 yaşına bastı. Sevdiğimiz şarkısıyla kutlamak gerek. Mutlu yıllar olsun.
Günün olsun
Dam üstünde baykuş sesidir yalnızlık. Böyle gecelerde armağan kederlerden söz açılır. Belki kayboluşlardan. Sazdan sözden belki. İki şarkı döner plakta; biz iki lafın belini kıramazken, ayrı ayrı iki yudum çay içemezken iki hıçkırık vurur. Ah iç yanması. İç acısı bahsettiğim, iç gibi ah'latamayan. Vakit sabaha karşı iken kuş seslerine saklanır hıçkırıklar. Peki ya acı? Dert dediğin sabahlardan başka nereye emanet edilir? Sabahlardan başka umudu mu var ki kulun? Gün akşamı buldu yine bak kederlenmek için. Vakit geldi. Uyan.
Her şarkının vakti var gün içinde. Yas tutmanın akşamı, seni düşünmenin ışığı var. Bir zamanlar şimdilerde iki canan Mohsen Namjoo dinliyordu. Görülür mü o gün ışığı bir bahar daha? Kim bilir. Böyle geçiyor günler bu diyarlarda. Bu diyarlarda bahar böyle karşılanıyor. Bahar özlem oluyor. Pazarı uğurlamak için iyi bir yas biçimi bu. Lal olmak dilbekar olduğuna, pusu olmak. Az biraz daha sussak da dert değil. İki insan ne kadar az konuşursa o kadar derinleşir derler. Sözümüz kasıt, sözümüz tapudur zaten. Sözümüz bıçak. Günün beri gelsin, güzel olsun uykuların/ Canan'lı olsun, canımda dursun.
24 Nisan 2014 Perşembe
kaç yaşındayım ki daha?
İlk aşık olduğumda küçüktüm. Ne kadar? Sevdiğim kızın saçını çekip kaçtığım dönemler. O kadar işte. Neden yapıyodum bilmiyorum ama saçını çekip kaçınca peşimden koşuyodulan. Belki koşma sebebi farklı ama olsun. Koşuyor mu? Koşuyor. Peşimden mi? Peşimden. Bitti. Ondan sonra kimse peşimden koşmadı zaten. Neyse şimdi konu bu değil. Nilay sadık abinin küçük kızıydı. Tabi küçük derken, benle yaşıt yani. Bende küçüğüm çünkü. Klasik altın sarısı saçları, deniz mavisi gözleri, bir de abisi vardı. Abisi ali, silik mi silik, ezik mi ezik bir ruh hastasıydı, bir de benim en iyi arkadaşlarımdandı. Hayır dostlar çıkar ilişkisi değil. Kaç yaşındayım ki o zaman ne çıkar ilişkisi mına koyim, nerden biliyim çıkar ilişkisini. Tabi nilayla aramızda sadece saç çekip kaçmak yoktu. Bana gerizekalı derdi mesela. Gerizekalı olmak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Adeta gerizekalı olarak büyümek istiyodum. Bende ona sensin o derdim. Aşk her yaşta başka oluyor tabi. Sonra yaşımızın da bize verdiği yetkiye dayanarak saklambaç oynardık. Hep ali yumardı. Ali yumar bizde saklanırdık. Saklanıp akşama kadar çıkmazdık. Çıkmayı istemezdik. Bak işte pissin, nerde pis bir düşünce aklın orada, kaç yaşındayım olum o zaman. Pis.
Sadık abi yılların eskitemediği haşin delikanlıydı. Erzurum soğuğu kadar sert görünümlü, ama kalbi beyaz bir sayfa kadar temiz bir insandı. Hiç değilse biz öyle bilirdik. Ne yapmış, ne etmiş hayatını yoluna koymuştu. Harika bir eşi, iyi bir işi ve biri pırlanta gibi iki çocuğu vardı. Ali benim iyi arkadaşım tamam da onu pırlanta gibi görmüyorum, arkadaşım gibi görüyorum. Her neyse sadık abi mutlu tabi her şey on numara, keyifler yerinde giderken bunu işten atıyolar. Geç bile kalıyorlar. Var mı birader öyle bir dünya? Her şey yolunda gidecek, harika ailen olucak, mutlu olucaksın, oldu olucak bir de paran olsun.
Kovulduktan sonra haliyle sadığı alıyor bir hüzün. Sadık dertli, sadık mutsuz, sadık intikam istiyor. Alamıyor tabi intikam falan. Her akşam bir büyüğü tek başına devirip eve gidiyor. Bir büyük, bir büyük ve bir büyük daha... içindeki orospu çocuğu o zaman ortaya çıkıyor işte. Önce küçük tartışmalar başlıyor karısıyla arasında sonra büyüyor tabi bunlar, çaresiz ve intikam isteyen her adam gibi şiddete baş vuruyor, sadık alıyor eline sopayı yer misin, yemez misin sabahtan akşama kadar dövüyor kadını. Nihayetinde iyice tozutuyor bu çocuklarına el kaldırıyor. Kadın saplıyor bıçağı sadık ibnesinin(artık abi yok!) karnına, alinin gözleri önünde.
Nilayı sokakta buluyorum, bir başına hıçkıra hıçkıra ağlıyor. O anda büyük bir sorumluluk hissediyorum. Bir şey yapmam lazımlan, bir şeyler yapmam lazım. Hiçbir şey yapamıyorum başlıyorum bende ağlamaya. Hem ne yapabilirim ki. Kaç yaşındayım daha. Sonunda sadık mezara, anne hapise, alide tımarhaneye gidiyor. Nilayıda akrabaları alıp götürüyolar. İlk kez kaybediyorum işte, ilk kez kaybediyorum sevdiğim birini. Ya nilay? O tüm dünyasını kaybetmışken ben hala kendimimi düşünüyordum? Bu kadar mı bencildim? Ne bileyimlan ben. Kaç... Sahi kaç yaşındaydım ki daha?
Sadık abi yılların eskitemediği haşin delikanlıydı. Erzurum soğuğu kadar sert görünümlü, ama kalbi beyaz bir sayfa kadar temiz bir insandı. Hiç değilse biz öyle bilirdik. Ne yapmış, ne etmiş hayatını yoluna koymuştu. Harika bir eşi, iyi bir işi ve biri pırlanta gibi iki çocuğu vardı. Ali benim iyi arkadaşım tamam da onu pırlanta gibi görmüyorum, arkadaşım gibi görüyorum. Her neyse sadık abi mutlu tabi her şey on numara, keyifler yerinde giderken bunu işten atıyolar. Geç bile kalıyorlar. Var mı birader öyle bir dünya? Her şey yolunda gidecek, harika ailen olucak, mutlu olucaksın, oldu olucak bir de paran olsun.
Kovulduktan sonra haliyle sadığı alıyor bir hüzün. Sadık dertli, sadık mutsuz, sadık intikam istiyor. Alamıyor tabi intikam falan. Her akşam bir büyüğü tek başına devirip eve gidiyor. Bir büyük, bir büyük ve bir büyük daha... içindeki orospu çocuğu o zaman ortaya çıkıyor işte. Önce küçük tartışmalar başlıyor karısıyla arasında sonra büyüyor tabi bunlar, çaresiz ve intikam isteyen her adam gibi şiddete baş vuruyor, sadık alıyor eline sopayı yer misin, yemez misin sabahtan akşama kadar dövüyor kadını. Nihayetinde iyice tozutuyor bu çocuklarına el kaldırıyor. Kadın saplıyor bıçağı sadık ibnesinin(artık abi yok!) karnına, alinin gözleri önünde.
Nilayı sokakta buluyorum, bir başına hıçkıra hıçkıra ağlıyor. O anda büyük bir sorumluluk hissediyorum. Bir şey yapmam lazımlan, bir şeyler yapmam lazım. Hiçbir şey yapamıyorum başlıyorum bende ağlamaya. Hem ne yapabilirim ki. Kaç yaşındayım daha. Sonunda sadık mezara, anne hapise, alide tımarhaneye gidiyor. Nilayıda akrabaları alıp götürüyolar. İlk kez kaybediyorum işte, ilk kez kaybediyorum sevdiğim birini. Ya nilay? O tüm dünyasını kaybetmışken ben hala kendimimi düşünüyordum? Bu kadar mı bencildim? Ne bileyimlan ben. Kaç... Sahi kaç yaşındaydım ki daha?
23 Nisan 2014 Çarşamba
Gün gelir
Gün gelir ,
Kapanır aradaki kapılar .
Şimdi açıkta noluyo sanki!
Bedenler arasındaki kapıyı açık bıraksanda ağzına kadar ,
Ruhlar arasına vurulmuş koca bir kilit.
İskender baba yalnızlık tanımında diyor ya hani aynı havayı soluyupta yan yana olamamak diye
Aslında hiç bir önemi yok yan yana olmanın ruhlar birbirine bu kadar uzak iken..
Aslında belki ruhlarda birbirine yakındır da farkında değildir bunun.
Hep söylerim hayat iskambil kartlarındaki kupa ikiye benzer diye,
Kupa ikili adeta hayatı yansıtmak için konmuş diğerlerinin arasına ,
Birbiri için yaratılmış iki kalp birbirinin yanında fakat farklı yöne bakıyor ikiside..
Birbirinin farkında değiller sanki .
O kapı kapanmadan içilecek,
İki çay vardır elbet...
20 Nisan 2014 Pazar
Dön ne olur...
Dediğim gibi sana anlatmak istediğim şeyler var. Oflayıp puflama hemen önce bir dinle sonra yine oflarsın. Bana ilk güldüğün günü hatırlıyor musun? Hani şu dünyanın dönmeyi unuttuğu gün, güneşin bulutların arkasından çıkıp yeryüzünü kucakladığı, evsizlerin ve sokak çocuklarının soğuktan kurtulup sıcağa kavuştuğu gün. Hani baharın geldiği gün kışın ortasında, mutluluğun insanlığa hakim olduğu, en ağır dertlere derman bulunduğu, insanoğlunun büyük hastalıklarla savaşıp kazandığı ve zalimi yendiğimiz günü.
Çocukların güldüğü, çocukların yaşadığı, çocukların ölmediği günü...
Ya gittiğin gün ve sonrasını?
İstanbulun küçük bir kız çocuğu gibi ağladığı günü. Hani şimşekler çaktı bir çocuğun hayallerine, sis kapladı her tarafı, güneş saklandı bulutların arkasına, soğuk ve karanlık baş gösterdi şehrin sokaklarında, savaşlar çıktı dünyanın dört bir yanında.
Hadi beni düşünmüyorsun, ya dünya?
Emperyalist güçler sömürdü mazlum halkların emeklerini, soldu dünyanın tüm güzel çiçekleri ve çirkinleri. Hayallerdeki gök kuşağı karardı senden sonra, parlaklığı kalmadı kutup yıldızının bile, özgürlük ulaşılması imkansız bir ütopya artık.
Ya insanlar?
Neşet Ertaş öldü mesela, bu konudan pek bahsetmek istemiyorum aslında, üzülüyorum. Vicdan kayboldu sonra, Leyla ile mecnun bitti, İsmail abi gitti ve o gemi hiç bir zaman gelmedi, gelmiyor. Baharın yerini bitmek tükenmek bilmez bir kış mevsimi aldı. Gündüzlere kuş sesleri değil kabuslar ortak, kahvaltıların bir anlamı kalmadı.
Ve yalnızlar,
Onlar
Hala yalnızlar...
Sen gittin dünya derin bir yasa büründü karanlığın tam ortasında.
Her şeyi bi yana bırak ya çocuklar?
Çocuk öldü, çocuklar öldürüldü, çocuklar ölüyor hala...
Benim için değil inan ki dünya için, insanlık için, çocuklar için
Dön ne olur...
Çocukların güldüğü, çocukların yaşadığı, çocukların ölmediği günü...
Ya gittiğin gün ve sonrasını?
İstanbulun küçük bir kız çocuğu gibi ağladığı günü. Hani şimşekler çaktı bir çocuğun hayallerine, sis kapladı her tarafı, güneş saklandı bulutların arkasına, soğuk ve karanlık baş gösterdi şehrin sokaklarında, savaşlar çıktı dünyanın dört bir yanında.
Hadi beni düşünmüyorsun, ya dünya?
Emperyalist güçler sömürdü mazlum halkların emeklerini, soldu dünyanın tüm güzel çiçekleri ve çirkinleri. Hayallerdeki gök kuşağı karardı senden sonra, parlaklığı kalmadı kutup yıldızının bile, özgürlük ulaşılması imkansız bir ütopya artık.
Ya insanlar?
Neşet Ertaş öldü mesela, bu konudan pek bahsetmek istemiyorum aslında, üzülüyorum. Vicdan kayboldu sonra, Leyla ile mecnun bitti, İsmail abi gitti ve o gemi hiç bir zaman gelmedi, gelmiyor. Baharın yerini bitmek tükenmek bilmez bir kış mevsimi aldı. Gündüzlere kuş sesleri değil kabuslar ortak, kahvaltıların bir anlamı kalmadı.
Ve yalnızlar,
Onlar
Hala yalnızlar...
Sen gittin dünya derin bir yasa büründü karanlığın tam ortasında.
Her şeyi bi yana bırak ya çocuklar?
Çocuk öldü, çocuklar öldürüldü, çocuklar ölüyor hala...
Benim için değil inan ki dünya için, insanlık için, çocuklar için
Dön ne olur...
19 Nisan 2014 Cumartesi
Bir de bakmışsın ki
I.
Gökyüzü edindim bugün kendime Birsen eşliğinde. Hep kıskandığım uçuşu izleyeceğim, onun cıvıltılarına merhaba diyeceğim kapanan ve açılan ilk ışıklarla. Ve daha ilk sigara bitmeye yaklaşırken hatra geliyor gökyüzüm. Sesin çınlasın sabahımda bugün. Kuş misali, huzur misali. Gökyüzünü yer edinmek, yorulmadan rüzgarla kapışmak. Uğur olmak hem insana umut olmak günü bugün. Uğurum olur musun yanıma gelen güzel kuş? Bir de zarf getir bana onun diyarlarından, biraz sesini koy içine, biraz nefesini. Dişi kuş olurum ben burada, bi ses bi nefes yeter zaten daha ne isterim?
Bahar gelmişti o zamanlar. O bahar, o yeşil evhamda sustu benim cıvıltım, nefesimi kestiler. Sonra ben diyim bağrımı yakmalık siz deyin sine vurmalık kuş olamamak, gidememek yani. Umut olamamak bahara, gün olamamak.
II.
Güneşe selam veren değil güneşi karşılayanız. Aslında bön bön bakıp iç geçireniz de hadi kibarlaştıralım kendimizi. Kaçacak, nefesin özünü alacak neresi var bizim için düşünsenize. Aldın başını gittin de nereye be gülüm gittiğin yerde hava farklı mı? Hüznün aynı hüzün, aynı yeryüzü aynı bina yığını. Bir gökyüzümüz yok ki içimizdekinden başka. Hayalimiz dışında baharımız mı var bizim?
Sonra gözünü açarsın kış gelmiş. Kuşlar nefes olmaya devam ediyor, umut olmaya da. Yine tüm mütevaziliğiyle pencere önünde bize bakıp kesinlikle bize ait olmadığını, bize ait olmayan yanlarından anlatıp gidiyor özgürlüğe. Anladık. Sözlerimizden çoklar. Çok uyumuş, çok rüyasız ve çok özlemiş sabahların kıymetsizliği, gitti umut.
Fazla olan yüktür tabi neyine umut bağlarsın, bilinir ya bu. Zakkum ağacından üzüm bekleme, demiş zat. Şimdi dökülsün aslı. “Kuşları ihmal ettim.” dediğinizde güz çoktan gelmişti, kış falan değildi o rüzgar, yaz akşamı da. Baharı ise hiç kimse kaybetmemişti. İlk yağmur eğilmişti sabaha bereketiyle. Ama siz gecikince kuşlar gitmeyi unutmuyor ki. Selam ola hiç geç kalmayan güvercin gerdanına.
Gökyüzü edindim bugün kendime Birsen eşliğinde. Hep kıskandığım uçuşu izleyeceğim, onun cıvıltılarına merhaba diyeceğim kapanan ve açılan ilk ışıklarla. Ve daha ilk sigara bitmeye yaklaşırken hatra geliyor gökyüzüm. Sesin çınlasın sabahımda bugün. Kuş misali, huzur misali. Gökyüzünü yer edinmek, yorulmadan rüzgarla kapışmak. Uğur olmak hem insana umut olmak günü bugün. Uğurum olur musun yanıma gelen güzel kuş? Bir de zarf getir bana onun diyarlarından, biraz sesini koy içine, biraz nefesini. Dişi kuş olurum ben burada, bi ses bi nefes yeter zaten daha ne isterim?
Bahar gelmişti o zamanlar. O bahar, o yeşil evhamda sustu benim cıvıltım, nefesimi kestiler. Sonra ben diyim bağrımı yakmalık siz deyin sine vurmalık kuş olamamak, gidememek yani. Umut olamamak bahara, gün olamamak.
II.
Güneşe selam veren değil güneşi karşılayanız. Aslında bön bön bakıp iç geçireniz de hadi kibarlaştıralım kendimizi. Kaçacak, nefesin özünü alacak neresi var bizim için düşünsenize. Aldın başını gittin de nereye be gülüm gittiğin yerde hava farklı mı? Hüznün aynı hüzün, aynı yeryüzü aynı bina yığını. Bir gökyüzümüz yok ki içimizdekinden başka. Hayalimiz dışında baharımız mı var bizim?
Sonra gözünü açarsın kış gelmiş. Kuşlar nefes olmaya devam ediyor, umut olmaya da. Yine tüm mütevaziliğiyle pencere önünde bize bakıp kesinlikle bize ait olmadığını, bize ait olmayan yanlarından anlatıp gidiyor özgürlüğe. Anladık. Sözlerimizden çoklar. Çok uyumuş, çok rüyasız ve çok özlemiş sabahların kıymetsizliği, gitti umut.
Fazla olan yüktür tabi neyine umut bağlarsın, bilinir ya bu. Zakkum ağacından üzüm bekleme, demiş zat. Şimdi dökülsün aslı. “Kuşları ihmal ettim.” dediğinizde güz çoktan gelmişti, kış falan değildi o rüzgar, yaz akşamı da. Baharı ise hiç kimse kaybetmemişti. İlk yağmur eğilmişti sabaha bereketiyle. Ama siz gecikince kuşlar gitmeyi unutmuyor ki. Selam ola hiç geç kalmayan güvercin gerdanına.
18 Nisan 2014 Cuma
Hayal Kuşu
Kadıköy sahilinin kalabalık ve sıcak, benimse yalnız ve soğuk yani sensiz olduğum günlerden biri yine. Sana anlatmam gereken şeyler var. Mühim şeyler. Benim için tehlikeli, senin içinse büyük ihtimalle sıkıcı, gereksiz ve boş şeyler. Anlatmam gerek. Yoksa kendi kelimelerimde boğulabilirim. Başkasına anlatamam, anlamazlar, anlamadılarda zaten. Sen kaybedermişsin. Teselliye bak mına koyim. Hem neyi kaybediceksen, en fazla sana anlattıklarımla vakit kaybedersin. Benimse kaybedicek hiçbir şeyim yok. Sadece kafamda kurduğum bir dünyam var. Onunda her satırı senden ibaret, her satırı sen kokuyor. Hayal kuşunu oynuyosun o dünyada ve kanatlarını hiçbir zaman bana doğru çırpmıyosun. Varsa yoksa gökyüzü ile denizin birleştiği çizgiye doğru...
17 Nisan 2014 Perşembe
Bir kuşum olsa...
Bir kuşum olmasını istesem hangi kuşa sahip olmak isterdim
acaba? Bir düşüneyim...Hah şimdi buldum.Bir papağanım olsa ne güzel olurdu.Büyük,sakallı,yaşlı
bir papağan.Hem ömürleri de baya uzun.Hayat boyu beraber yaşıyıp giderdik.Ara
sıra konuşur neşemizi bulurduk.Ama şu an aklıma başka bir kuş geldi sanki.Talih
kuşu diyorlar bu kuşa.Kimilerine göre Hüma kuşuymuş bu.Nasıl bir kuşsa artık...Kimileri
diyor,bildiğimiz güvercin.Ama herkesin keşke üzerime konsa dediği bir kuş,bir
kaç istisna dışında galiba.Bazıları abartıp keşke üzerime s.çsa diyor.Çok insan
var böyle,ne zaman bir kuş pislese üzerine,hemen sanş oyunu oynamaya
kalkan.Umduğunu bulan kaç kişi var acaba...Benim de başıma geldi böyle bir olay.Hem
de yılbaşına yaklaştığımız günlerden biriydi.Tam o anda karşımda görmez miyim
biletçiyi.Aldım bir bilet o anki hevesle,başladım hayaller kurmaya.Sonuç? Şu an
bunları yazıyorsam siz tahmin edin artık.Büyük ikramiye çıkacak,oturup bir de
blog yazacağım...Acaba kimler sahip olmuş bu kuşa.Bu talihlilerden biri,büyük
ikramiye kazandığında 1989'da 83 yaşında olan Salih Gümüşçay’dı.Dedenin 83 yaşında
bilet almaktaki amacı neydi acaba...Belki de çok yaşayacağını düşündü.Muhtemelen
ikramiye çıktığında üzülmüştü.83 yıl nerdeydi bu talih kuşu.Bu yaştan sonra bir
ayak zaten çukurda mutlu eder miydi bu para onu...Hastanede genç bir hemşireyle tanışıp
evlendi.Hemşire abla para için biraz mutlu etmişti belki onu.İkramiye çıktıktan
bir yıl sonra öldü.Talih kuşu galiba çok vefasızdı,dedeyi öbür tarafa yollayıp
hemşire ablanın başına kondu.Bir diğer talihli Ahmet abi.1990’lı yıllarda büyük
ikramiyeyi kazandı.Hem de ne kazanmaydı.Abi numaraları rüyasında görmüştü.Ertesi gün o
numaralara sahip bileti aramaya koyuldu.Umut gerçekten fakirin ekmeğiydi.İlk
uğradı yerde o numarayı buldu.Eli ayağı titremeye başlamıştı.Asıl bombayı sonra
fark etti.Aynı yerde aynı numaradan bir tam bir çeyrek bilet vardı.İki bileti
çılgına dönmüş bir şekilde aldı.Bu nasıl bir şeydi.Büyük ikramiyeyi iki biletle
kazandı.Bu yaşam sadece maddeden ibaret değilin kanıtıydı .İlk işi uzun yıllar
yaşadığı hayat arkadaşını boşamak oldu.Para insanları değiştirir
miydi?Kendinize sorun bakalım,acaba talih kuşu bütün eşi dostu kapıya mı
koyardı.Ahmet abi kendini gece hayatına verdi.İlişki yaşadığı kadınların haddi
hesabı yoktu.Daha fazla para hırsıyla kumar çıkmazına girdi.Ömür boyu bitmez
dediği para kısa bir süre içinde bitip tükendi.Talih kuşu ona da bir kazık
attı,ardına bakmadan uçup gitti.Para bir yana,çevresinde “merhaba” diyebileceği
kimse kalmamıştı.Hazıra ne dayanmıştı ki...Keşke Ahmet abinin parası olmasaydı
da,büyük ikramiye yerini insan olmaya amorti etseydi.Şimdi öyle bir abimizden
bahsedeceğim ki,acaba bu abinin kaç tane talih kuşu vardı.... İkramiye bir
insana kaç kere çıkabilirdi...Bu abi Mustafa Salgan adında ayakkabı boyacısı bir abiydi.1979’da 100 bin
liralık ilk ikramiyesini kazandı.Aç yattığı gün ,zengin uyandı.Kazandığı
parayla yine bilet almaya devam etti.1982’de 30 milyon lira,1984’te 15 milyon
lira ve 1987’de 2 milyon lira kazandı.Haydan gelen para huya gitti.Bu nasıl
bir kaybedebilme kabiliyetiydi.Kürkçü dükkanına geri döndü,yine ayakkabı
boyamaya başladı.Gerçekten talihli miydi....Bunların hepsi birer talihsiz
talihliydi.Farkındaysanız hiç kadın saymadım.Erkeklerdeki bu para hırsı
neydi...Şimdi tekrardan düşünelim.Hala talih kuşuna sahip olmak istiyor
musunuz? Yoksa talih kuşu bir akbabamıydı...Zaten boşverelim bir kuşa sahip
olmayı.Onları gökyüzünde izlemek daha güzel değil mi?Özgürlük şu dünyada en çok
onların hakkı.Hadi yarın sabah bir simit alıp martıları besleyelim. “Ne zaman adam oluruz? Kuş pisliğine vardır
bir hayır demek yerine,kendi kirli hayatımızı temizleye çalıştığımız zaman.”
16 Nisan 2014 Çarşamba
Twittt Twitttt!!!
Başlarda adını göz seğirmesi manasına gelen "twitch" koyacaklardı.Çünkü kurucusu Jack Dorsey'in telefonuna kısa mesaj geldiği sırada masada duran telefon göz seğirmesi gibi titreşti.Acaba adını "twitch" mi koysak diye kafa yorarlarken...Diğer ortak Noah Glass gitti bir sözlük getirdi,"t" harfini açtı."Twitch"in başka anlamı var mı diye bakacaktı.İşte o an altlarda bi yerde "Twitter"i gördü.Manası kuş cıvıltısıydı.İcat ettikleri kavram gerçekten buydu.Cuk oturmuştu,onlar da farkındaydı.Eee madem olay cıvıltıydı,logoda kaçınılmaz olarak kuş oldu.Ve son zamanların en ünlü kuşu olan bu mavi kuş o an sessizce doğdu.Adı Larry olan bir erkek dağ kuşuydu o.Bu Larry ismi nereden geliyordu? Bu kuş,ismini Boston Celtics'in efsane oyuncusu Larry Bird'den almıştı.Ne alaka demeyin.Ortaklardan biri,Biz Stone,Massachusetts Boston doğumluydu.Boston Celtics'in her maçında tribünde olan gerçek bir basketbol sever,inanılmaz bir fanatikti.Peki bu kuş nasıl bir kuştu? Kuzey Amerika'nın yüksek kesimlerinde yaşayan bir dağ kuşuydu.Erkekleri mavi ,dişileri griydi.Erkeklerin maviliği ne kadar göz alıcı ve parlak ise bütün güzel dişiler etrafında pervane oluyordu.Ama o aşka inanırdı.Gerçek aşkını sonuna kadar arayan,ömrünün sonuna kadar hayatının kadınıyla yaşayan onurlu bir erkekti.15 cm ve 30 gram olan bu sevimli küçücük kuş,ailesini bu kadar önemsediği kadar Alaska'nın soğuk ikliminde hayatta kalmayı başarabilecek kadar zekiydi.Cüssesi büyük olanların her zaman hayatta kalamayacağını bize gösterdi.Öyle olsaydı dinazorlar nerdeydi...Doğanın vahşi koşullarında kafasını kullananlar güçlüydü.Bu kuş Twitter'i layıkıyla temsil etti.Yoksa gün gelicek 140 karakterle yer yerinden nasıl oynayacaktı.Kuşumuz her geçen yıl şöhret basamaklarını inanılmaz hızlı bir şekilde tırmanıyordu.Ama hızlı gelen bu şöhret, kuşumuzu gün gelicek kafes köşelerinde tutsak bırakacaktı.İran,Çin,Kuzey Kore gibi ülkelerde yargısız infazla kafese mahkum edildi.O artık kader mahkumu,dünyanın en ünlü sabıkalısıydı.Türkiye'de de kafese tıkıldığı halde tez zamanda oradan kaçarak ,ne kadar özgürlüğe düşkün olduğunu küçücük bedeniyle 76 milyona gösterdi.Kuşumuzu bu gidişle daha ne maceralar bekliyor,kim bilir...Hep birlikte zevkle izliyoruz seni Larry.Bu da dünyanın en ünlü kuşunun hikayesiydi.Her kuş gibi o da bir gün yok olup gidecek ama hatırası sonsuza kadar yaşayacak bir kuş o. "Neye paha biçilemez? Kuşlar kadar yüksekte olmayıp,kuşlar gibi hayata bakabilmeye...Bulutlarla dolu gökyüzünde,görünmeyeni görebilmeye... "
Yer:
İstanbul İstanbul
15 Nisan 2014 Salı
Küçük Kuş Yalnızlığı
İnsanlık olarak isteyipte başaramadığımız çok az şey var sanırım. Bunlardan birisi de uçmak, kuşların yaptığı gibi gökyüzünde süzülmek özgürce. Uçaklar sayesinde gökyüzünde seyahat edebilsekte uçmayı şuan bireysel olarak gerçekleştiremiyoruz.İnsan olarak bize ne kadar uzak gelen varsa şüphesiz ki bu sebepten çekiciliği daha da artıyor. Özellikle küçük bir çocukken bende kuşları kıskanırdım onlarla birlikte olamadığım, hep beraber göklerde süzülemediğim için. Onlar benim için gördüğüm, duyduğum ama dahil olamadığım bir giz dünyasıydı. Masallarda veya efsanelerde kimi zaman önemli bir haber taşıyan beyaz bir güvercin, kimi zaman dehşet verici kara kartallar olarak geçselerde kuş metası nerdeyse bize hiç bir zaman olumsuz bir duygu hissettirmedi. Onlar bizim için hep ulaşmak istediğimiz hep barışçıl anlamda bizden hissettiğimiz varlıklar olarak hayatlarına devam ettiler gönül isterki bu eşlik her zaman daim olsun.
Mavi Kuş
| bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan ama ben ondan güçlüyüm, kal, diyorum ona, kimsenin seni görmesine izin veremem. bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan ama viski döküyorum üstüne sigara dumanına boğuyorum, fahişeler, barmenler ve bakkal çırakları hiçbir zaman bilmiyorlar onun orada olduğunu. bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan ama ben ondan güçlüyüm, yat lan aşağı, diyorum ona, ocağıma incir dikmek mi niyetin? Avrupa'daki kitap satışlarımı sabote etmek mi? bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan ama zekiyim, sadece geceleri izin veriyorum çıkmasına, herkes yattıktan sonra. orada olduğunu biliyorum, derim ona, kederlenme artık. sonra yerine koyarım yine ama hafifçe öter tamamen ölmesine de izin vermiyorum ve birlikte uyuyoruz gizli antlaşmamızla ve insanı ağlatacak kadar güzel, ama ben ağlamam, ya siz? Charles Bukowski |
GÖZÜN AYDIN TÜRKİYE AK GÜVERCİN GELİYOR
Bir siyasal partiyi çekici kılan en önemli özelliklerden birisi belki de logosu. Bu anlamda logosunun güzelliğiyle ün yapmış partilerden biri de Demokratik Sol Parti. Ak güvercinin sempatikliği, barışı, huzuru çağrıştırması onu bir adım önde tuttu. Gerçi bol ihtiraslı günlerde ne kadar akla barış huzur gelindi bilinmez.. Ama şunu hep düşünmüşümdür: Ecevit'in karakteri, o şair ve naif karakterini, ürkek duruşunu güvercinden başka bir kuş ya da hayvan anlatamazdı.
Logo demişken unutmadan, bir parti oy almak istiyorsa logosunda insanların her zaman görebileceği, aklında sürekli bir yerlerde canlı olarak görerek yer edinmesi gerekir bence. Örnek mi? AMPÜL, güvercin, arı-bal-petek, at... Üç tane hilali yan yana görebilmek için anca sarhoş olmak gerekir ya da hayatında altı tane oku yan yana gören oldu mu bilemem.. İnsan beyni böyledir gerçek örnekler gözünün önünde oldukça hop bi bakmışsın gönlün kaymış bir yakınlaşma olmuş. Güvercin diyorduk kaynamasın. Güvercinin saflığı, beyaz rengin temizliği, mavinin huzurlu göğü çağrıştırması. İşte bunlar hep demokratik sol.
Ulan başlığı yazdık mottoya değinmeyi unuttuk. ''Gözün aydın Türkiye Ak Güvercin geliyor!''. Bir böyle kurtuluş, böyle bir aha biz geldik rahata erceksiniz havası. Erdi mi bilinmez ama bayağı izler bıraktı siyasi yaşamda(anayasa fırlatmaca, barış harekatısı, meclisten Merve Kavakçı atmaca...).
Not: Merve Kavakçı türbandan değil Amerikan vatandaşı olup meclise bunu tebliğ etmemesi ve girmesi yasak olduğu halde girmesinden dolayı çıkartılması istenmiştir.
Daha da not: DSP'li değilim
Sevdiğim bir Bülent Ecevit şiiriyle bitirelim o zaman..
elbette senden güzel olacaktı
çizdiğin resim
yaptığın heykel
senden büyük olacaktı
senden yakışıklı
elbette senden doğru söyleyecekti
yazdığın şiir
elbette senden çok duyacaktı
söylediğin türkü
sen olduğundan büyüksün
sen olduğundan iyisin
sen olduğundan güzel
Bülent Ecevit
çizdiğin resim
yaptığın heykel
senden büyük olacaktı
senden yakışıklı
elbette senden doğru söyleyecekti
yazdığın şiir
elbette senden çok duyacaktı
söylediğin türkü
sen olduğundan büyüksün
sen olduğundan iyisin
sen olduğundan güzel
Bülent Ecevit
Sağlıcakla..
14 Nisan 2014 Pazartesi
Oyun Kuşları
Baktım ilk gönderi pidgeotto ben de hem eskilerden hem yenilerden oyun yazayım dedim. Pokemon deyince aklıma çizgi dizi serisi kadar Nintendo oyunu da geliyor çünkü. İlkokuldayken Emircan diye babası paraya kıyıp Nintendo almış bir arkadaşım vardı. Gece gündüz Pokemon kasardı eleman yorulmadan. Biz de izlerdik anca -nerden girdiysem şimdi bu konuya-. Pokemonu konuşmak için ayrı bi hafta ayırmamız lazım.. Neyse konumuza dönelim son fenomenlerden eskilere doğru kuş çılgınlığı..
Kuş denilince şu günlerde akla ilk oyun Flappy Bird geliyor. Oyunun amacı basit: kuşun orasını burasını bir yere değdirmeden sonsuza doğru yol almak. Bu saçma şeye saranlara sesleniyorum: OYNAMAYIN!!! Sinirim bozulsun diyorsanız illa açıp bir AKP mitingi izleyebilirsiniz (siyasi mesaj). Yok ben illa kuş istiyorum diyorsanız aşağıya bakalım.
Bundan bir tık geride kalan diğer bir çılgınlık da tabiki sayın başbakanımızın ''Bu kuşlar nede kızgın? Çocukların psikolojisini olumsuz etkilemiyor mu?'' diye sorarak Finlandiya'da önemli(!) temaslarda
bulunduğu Rovio'nun Angry Birds oyunu! Oyun ilk çıktığında Flappy Bird gibi kasıp kavurmuştu ama yeter be kardeşim! Go'sudur, Star Wars'udur, Space'idir, Friends'idir.. Sıktı be kardeşim. Artık devrin geçti. Bunda da çoğumuzun bildiği gibi temel amaç kızgın kuşlarımızla yavrularını çalan domuzları haklamak. Ama uzayda ama dağda bayırda...
Kuş denilince şu günlerde akla ilk oyun Flappy Bird geliyor. Oyunun amacı basit: kuşun orasını burasını bir yere değdirmeden sonsuza doğru yol almak. Bu saçma şeye saranlara sesleniyorum: OYNAMAYIN!!! Sinirim bozulsun diyorsanız illa açıp bir AKP mitingi izleyebilirsiniz (siyasi mesaj). Yok ben illa kuş istiyorum diyorsanız aşağıya bakalım.
Bundan bir tık geride kalan diğer bir çılgınlık da tabiki sayın başbakanımızın ''Bu kuşlar nede kızgın? Çocukların psikolojisini olumsuz etkilemiyor mu?'' diye sorarak Finlandiya'da önemli(!) temaslarda
bulunduğu Rovio'nun Angry Birds oyunu! Oyun ilk çıktığında Flappy Bird gibi kasıp kavurmuştu ama yeter be kardeşim! Go'sudur, Star Wars'udur, Space'idir, Friends'idir.. Sıktı be kardeşim. Artık devrin geçti. Bunda da çoğumuzun bildiği gibi temel amaç kızgın kuşlarımızla yavrularını çalan domuzları haklamak. Ama uzayda ama dağda bayırda...
Şimdiiii... Sıra geldi efsanelerin efsanesi, piramitler gibi o zamanın teknolojisiyle nasıl yapıldığı anlaşılmayan unutursak kanımız kurusun dedirttirecek şahesere.. ÖRDEK AVI! Atarinin altın çağında hala çoğu kişinin anlamlandıramadığı bir teknolojiyle çıktı karşımıza. Atari konsoluna bağlı bir tabanca pat pat ördek indiriyordu. Gavur yapmış bee'yi cümle içinde ilk defa Ördek Avı'nı oynadıktan sonra kullandı bu nesil. Kısa olarak teknolojiyi merak edip aklına takılanlara önerim burdan. Basitmiş yani mantık ama kafa o zaman vurmaya odaklı sadece. 1001 in 1 Games'li kasetlerin incisiydin be. Meraklısı ve hasretlisine 15-30 tl aralığında atariler satılmaya devam hala. He tabi TV'si olanlara. Unutmayın ki TV'si olan buraya giremez..
Not: Mösyö atacak simitimiz yoktu ama az sigara izmariti atmışlığımız yoktur. Seni sendikasız öğretmen.
Sağlıcakla..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


